Lotus çiçeğini Vietnam’da ilk kez çamurun içinden çıkmış hâliyle gördüğümde, bu yolculuğun bana ne anlatacağını hissettim; Cu Chi’nin yer altındaki savaş hikâyelerinden Ha Long Bay’in büyüleyici manzaralarına uzanan günler, doğayla tarih arasında gidip gelen bir deneyime dönüştü.
Yazı: Serra Şen
Lotus çiçeği, Vietnam’da saflığın, sabrın ve içsel gücün ulusal simgesi. Lotusun çamurun içinden doğup tertemiz açması, zor koşulların içinden de iyiliğin çıkabilmesini temsil ediyor. Vietnam’ı düşündüğümde aklımda hep bu görüntü var.
“Bakış açın değişirse hayatın değişir” diye bir söz vardır ya, beni çok etkiler. Vietnam yolculuğuma baktığımda da bunu birebir yaşadığımı fark ettim. Seyahat, Cu Chi tünellerinde yerin altında anlatılan savaş hikâyeleriyle başladı; karanlık bir tarih duygusuyla. Dar geçitler, gizli odalar ve yerin altında kurulmuş bir hayat, savaşın ne kadar gündelik ve ne kadar çıplak yaşandığını gösteriyordu. Sonra Ha Long Bay geldi. Sessiz, ferah, neredeyse gerçek dışı bir doğa. Suyun içinden yükselen dev kayalıklar, ağır ağır ilerleyen tekneler ve inanılmaz bir manzara… Aynı ülkede bu iki uç duyguyu yaşamak, lotus çiçeğinin çamurun içindeki yüzüyle gün ışığında açan sakin güzelliğini yan yana görmek gibiydi.



Vietnam’da beni en derinden etkileyen yerlerden biri ise Tam Coc oldu. Yüz binlerce yıl boyunca suyun ve rüzgârın kireçtaşını sabırla oymasıyla oluşmuş mağaraların arasından geçerken, zamanın nasıl şekil verdiğini hissediyorsun. Nehir üzerinde ilerleyen küçük kayıklar motorla değil, Vietnamlı kadınların ayaklarıyla yönlendirdiği küreklerle hareket ediyor; ritmik, sessiz ve neredeyse meditatif. Mağaraların içinden geçerken ışık azalıyor, ses yankılanıyor ve dış dünya yavaşça geride kalıyor. Tam da bu atmosferin içinde, lotus çiçeğini ilk kez orada, doğal hâliyle gördüm. Fotoğraflardaki bir sembol değil; çamurun içinden çıkmış, sakin, gerçek ve çok etkileyici. O an lotus benim için bir metafor olmaktan çıktı, yaşanmış bir his hâline geldi.
Bu karşıtlıkların yalnızca doğayla ya da duygularla sınırlı olmadığını, ülkenin tarihine baktıkça daha net görmek mümkün.
Hindiçin (Indochina), 19. yüzyılda Avrupalıların, özellikle Fransızların, Hindistan ile Çin arasında kalan bu coğrafya için kullandığı coğrafi ve kolonyal bir tanımlamaydı. Bu bölge uzun yıllar Fransız sömürgesi olduğu için literatürde “Fransız Hindiçini” (French Indochina) olarak da anıldı. Vietnam, Laos ve Kamboçya’yı kapsayan bu bölgeye bu adın verilmesinin nedeni, Hint kültürü ile Çin etkisinin burada iç içe geçmiş olmasıydı. Vietnam’ın tarihsel ve kültürel yapısı da bu iki büyük etki alanının kesişiminde şekillenmişti.
Vietnam bir dönem kuzey ve güney olarak ayrıydı; uzun ve yıpratıcı bir savaşın ardından 1975’te yeniden birleşti. Bu birleşmenin arkasındaki en güçlü isim ise Ho Chi Minh’di. 1945’te bağımsızlığı ilan eden, modern Vietnam devletinin kurucusu olan Ho Chi Minh, bugün bir şehir ismiyle anılsa da aslında bir fikri temsil ediyor: bağımsızlık ve birlik.
Başkent Hanoi daha ağır ve resmi; güneydeki eski Saigon ise, bugünkü adıyla Ho Chi Minh City, daha hareketli ve ticari. Aralarındaki fark artık bir ayrılık değil, bir denge.
Bu dengeyi en sade hâliyle Hoi An’da hissettim. Dar sokaklar, alçak evler, akşamları yanan fenerler… Büyük şehirlerden sonra Hoi An, Vietnam’ın köy hâli gibiydi. Acele etmeyen, bağırmayan, kendi ritmi olan bir yer.
Hanoi’de ise ilgimi çeken yerlerden biri tren sokağı tam bir kaos hâli. Bu tren hattı Fransız sömürge döneminde, şehir bugünkü kadar büyümeden önce kentin dışından geçen bir hat olarak inşa edilmiş. Zamanla Hanoi hızla büyüyüp merkez genişledikçe, denetimsiz ve ucuz alanlara ihtiyaç duyan insanlar evlerini tren hattının etrafına kurmuş; böylece raylar evlerin arasına sıkışmış. Bugün bu bölge turistik bir noktaya dönüşmüş durumda; rayların iki yanındaki evlerin alt katları kafelere açılmış, masalar ve sandalyeler neredeyse rayların üzerine taşmış. Tren yaklaşırken sokak bir anda daralıyor; insanlar aceleyle kenara çekiliyor, eşyalar üst üste yığılıyor. Tren geçtiği birkaç saniye boyunca gürültü, rüzgâr ve kalabalık birbirine karışıyor; ardından hayat, hiçbir şey olmamış gibi rayların üzerinde yeniden kuruluyor.
Güneydoğu Asya mutfağı denince tazelik, hız ve sokak lezzetleri akla geliyor; ancak Vietnam’da bu deneyime çok cesaret edemedim. Tezgâhlar son derece canlıydı ama hijyen konusu beni biraz düşündürdü. Bu yüzden daha çok otel restoranlarını tercih ettim. Pho, spring roll ve pirinç bazlı yemekler hafif ve dengeliydi; baharatlı ama zorlayıcı değildi. Bir not da kişnişle ilgili: Vietnam mutfağında kişniş neredeyse her yerde. Seveni için harika, sevmeyen içinse özellikle belirtmek gerekiyor.



Vietnam mutfağında lotus kökü ve lotus tohumu sıkça kullanılıyor. Tadına bakınca büyük bir sürpriz yok: hafif tatlı, nötr ve yumuşak. Hatta nohuta oldukça benziyor. Ne baskın, ne iddialı; tam tersine uyumlu. Bu yüzden çorbalardan salatalara, tatlılardan bitki çaylarına kadar pek çok tarifte kendine yer buluyor.
Kahve ise Vietnam’da mutfağın güçlü ve ayırt edici bir parçası. Ülke, Brezilya’dan sonra dünyanın en büyük kahve üreticilerinden biri; Brezilya ağırlıklı olarak arabica üretirken, Vietnam’da üretimin büyük kısmını daha sert, yoğun ve kafein oranı yüksek olan robusta oluşturur. Bu yoğunluğu dengelemek için ortaya çok karakteristik yorumlar çıkmış: yoğunlaştırılmış sütlü kahve, yumurtalı kahve ve hindistan cevizli kahve. Tatlar net ve belirgin; alışık olmayan için şaşırtıcı ama akılda kalıcı.
Günlük hayatın içinde beni en çok rahatlatan detaylardan biri ise Vietnam’daki baş ve ense masajlarıydı. Uzun ve ritmik dokunuşlarla yapılan bu masajlar, yoğun şehir temposunun içinde kısa ama etkili bir duraklama hissi yaratıyordu.
Vietnam, çamurun içinden sessizce açan bir lotus gibi; karanlıktan çıkmış muhteşem bir görüntü. 🪷