Kamboçya yolculuğumda dünyanın en büyük tapınağı Angkor Wat’ta geçirdiğim zaman, bu yazının çıkış noktasını oluşturan gözlem ve duyguların kaynağı oldu.
Yazı: Serra Şen
Avrupa şehirlerinde gezerken kiliselerin tarihî atmosferi her zaman dikkatimi çekmiştir. Ancak ilk kez Japonya’ya gittiğimde, bende asıl iz bırakan yapılar tapınaklar oldu.
Orada hissettiğim duygu, basit bir hayranlığın ötesindeydi. Sanki mimariden çok bir hâl, bir iç ses konuşuyordu. Budizm’in sevgiyi ve şefkati merkeze alan yaklaşımı o kadar açıktı ki; bunu yalnızca okumak değil, doğrudan yaşamak istedim.
Ve hemen araştırmaya başladım: Dünyanın en büyük tapınağı nerede?



Karşıma Kamboçya’da yer alan Angkor Wat çıktı. O an benim için bir hayaldi; kendi kendime, “Kamboçya çok uzak… Oraya nasıl gidilir ki?” diye düşündüm.
Ve şimdi Kamboçya’dayım.
Kamboçya’nın merkezi aslında Phnom Penh. Ancak ülkeye gelenlerin büyük bir kısmı rotasını Siem Reap’e çeviriyor. Bunun nedeni oldukça net: Dünyanın en büyük tapınağı olan Angkor Wat burada yer alıyor.
Yaklaşık iki yüz futbol sahası büyüklüğündeki Angkor Wat, yalnızca bir tapınak değil; neredeyse tek başına bir şehir. Bu ölçekte ve bu bütünlükte başka bir yapı dünyada yok. Bayrağında tapınak sembolü bulunan tek ülke olma özelliğini taşıyan Kamboçya için Angkor Wat, yalnızca tarihî bir yapı değil, aynı zamanda güçlü bir ulusal kimlik simgesi.

Tapınak, yaklaşık dokuz yüz yıl önce Hinduizm’e ait bir ibadet alanı olarak inşa edilmiş. Zamanla Budizm’in etkisiyle dönüşmüş ve bugün her iki inancın izlerini aynı anda görmek mümkün. Duvarlardaki kabartmalar, figürler ve semboller hâlâ son derece net. Angkor Wat’ta dolaşırken yalnızca bir mimari yapının içinde gezmiyorsunuz; yüzyıllar boyunca değişen inanç sistemlerine, yaşam biçimlerine ve insanlığın anlam arayışına da tanıklık ediyorsunuz.
İnsan ister istemez düşünüyor: Ne anlatmak istemişler?
Ve bu merak duygusu insanı canlı tutuyor. Çünkü merak varsa, yaşam enerjisi de var.
Tapınağın varlığı, Siem Reap’i bambaşka bir noktaya taşımış. Sokaklar tertemiz, şehir düzenli ve tuk tuk’larla dolaşmak hem pratik hem de oldukça keyifli. Gidince kaçırılmaması gereken anlardan biri ise gün doğumunda ya da gün batımında, tapınağın ana girişinden etrafını saran sulara yansıyan Angkor Wat silüeti. Gerçekten etkileyici. Doğası ve enerjisi o kadar iyi ki, Siem Reap’ten ayrılmak istemiyorsunuz.
Kamboçya’da dikkat çeken bir diğer yer ise yüzen şehir Kompong Phluk. Güneydoğu Asya’nın en büyük tatlı su balık kaynağı olan Tonlé Sap Gölü üzerinde kurulu bu köyde yaşam tamamen suyla iç içe ilerliyor. Evler, yüksek ahşap direkler üzerine inşa edilmiş; tropikal iklim koşullarında yağmur yağdıkça su seviyesi yükseliyor. Burada doğa, yaşamın ritmini doğrudan belirliyor.
Suyun içinden yükselen ağaçlar ve gün batımı manzarası büyüleyici. Elbette aynı sularda timsahların da yaşadığını bilerek ilerliyorsunuz. Herkesin bir kayığı var; küçük çocukların, altı-yedi metre yüksekliğindeki ahşap direkler üzerine kurulu okullarına giderken karşılaşılan görüntüler ise insanın içini yumuşatıyor.
Kamboçya, görüp geçilen bir yer değil.
Angkor Wat’ın taşlarında, suyun üzerinde kurulan yaşamın sessizliğinde ve Siem Reap’in ritminde, fark etmeden insanın içine yerleşen ve onu kendine çeken bir deneyim.
Benim Kamboçya seyahatim, anlık bir hayalin gerçeğe dönüşmesiyle başladı. Herkese, hayallerinin bir gün yolunu bulduğu bir hayat diliyorum.